Image Hosted by ImageShack.us




GONULDEN GONULE - Hoşgeldiniz! - Blogcu

Hoşgeldiniz!

28/2/2009 - şükür

Kategori: GONULDEN GONULE


                            
 
ŞÜKÜR

 

                   Şükür, Allah(c.c.)’ın kullarına verdiği her türlü imkân ve kabiliyet, her türlü nîmet için onların hissettiği minnet ve şükrân duygularının gönülde doğup, düşüncede yerleşmesi ve dil ile ifâde edilmesidir.

 

 

                           İnsanlar madde dünyasında yaşadıkları ve nefis (benlik) sahibi oldukları için, bir bıçağın üzerinde yürümek durumundadırlar. Ya gönül yoluyla Hakk’ka bağlılıklarını koruyacaklar, düşünce, söz ve eylemlerini buna göre ayarlamak sûretiyle yükselecekler ; yahut maddeye ve nefse uyarak dünyaya bağlanacaklar ve aşağıların aşağısına düşeceklerdir.

 

 

                         Kullar kendilerini madde ve fiziksel varlık olarak rahatlatan ve haz veren her şeye kolayca kapılma eğilimindedirler.

 

                          Mal mülk sahibi olmak, rahat yaşamak, dilediğince yiyip içmek, az çalışıp çok kazanmak, fiziksel zevklerini tatmin etmek, herkesin kendilerini beğenmesi, başkalarını çekip çevirip yönetmek gibi istek ve arzular, bunlardan ilk akla gelenlerdir.

 

                        Bunun da halk arasında itibar bulabilmek için ibâdet ve ilimde gösterişe yönelmek gibi, daha ince görünüşlü olanları da olabilir.

 

                      Görünür, görünmez bunca nimetlere şükür gerekirken, nimeti verene sırt dönüp nankörlük etmek niye? Ve bu kadar aciz iken, fakirken ve ihtiyaç içinde iken vede çevrede birçok olumsuzluklar, belalar ve fitneler mevcut iken;

 

                         Herşeye gücü yeten, merhametlilerin en merhametlisi, Rahman ve Rahim olan Allah'a, dua dua yalvarıp yakarmak, kapısında el pençe olmamak niye?                           

 

                         Halbuki Allah(c.c.); dünyasal varlıkları dilediğine, kendisine yaklaştıracak olan ilmi ve bilgiyi de dileyene ve çalışana vermektedir.

 

                        Kullara düşen; elde ettikleri her türlü maddî ve mânevî kazanımın, ancak Allah(c.c.)’ın lûtuf ve taktiriyle olduğunu bilmek ve bunun karşılığını şükrederek vermeye çalışmaktır.

 

                       Ahmed Abdülhâk Raduli Hazretleri :

 

                     Siz dâima şükretmek için oradasınız.” demiştir.

 

                       Yine bütün hadis kaynaklarında zikredilen bir hadîs-i kudside Cenâb-ı Hakk :

 

                    Ben kulumun kalbinde üç şeye bakarım.Ameline, sabrına ve şükrüne. Bunlar benim içindir, gerisi ise kulumun kendisine aittir.” buyurmuştur.

 

                     Burada anlatmaya çalıştığımız husus, şükür bahsi olduğu için açıklamayı ona tahsis etmek durumundayız.

 

                     Kullar kendi hoşlarına giden şeyler için çok kolay şükrederler de, imtihana vesîle olan üzüntü ve sıkıntılardan dolayı şükretmeyi pek akıllarına getirmezler.Onları asıl yükseltecek olan ise, zor ve sıkıntı verici durumlarda şükredebilmektir.Kullar sağlıklı oldukları için şükrederler de, hastalandıklarında şikâyet ederler.Halbuki asıl şükredilmesi gereken, sabırla karşılamaları gereken üzüntülü, sıkıntılı ve zorluk verici olay ve durumlardan dolayı, bunlar kemâle ulaşmalarına vâsıta olduğu için bunlara şükretmektir.

 

                     Şükretmek o kadar önemlidir ki; direkt olarak yaratanla kulu arasında olup biter.Bundan dolayı da şükrün değeri çok yüksektir.

 

                       İnsanlara verilen dünyalıklar, verenin unutulmasına yol açabilecek kadar tehlikelidir.İnsan aldıkça ister, istedikçe alır ve bunların muhafaza ve idâmesi için o kadar emek ve zaman harcar ki, mülkün asıl sahibini, onları kendine vereni unutur.Şükürden uzaklaşır, verilenleri yalnızca kendi emek ve çabasının karşılığı olarak görmeye başlar ve dünyaya bağlanır gider.

 

                     Şükür dil ve gönülle yapılan ibâdetlerin en büyüğüdür.”

 

                      Şükür dilde ve gönülde olacak ancak, öncelikle ve çoğu beyinde olacak ve oluşacak.Bu hikmet arayışının tedâvisidir.Denmesi gereken, “verdiğinde de vermediğinde de şükür.”dür.

 

                      Allah(c.c.) verdiği zaman sabretmek, vermediğinde şükretmek gerekir.Zîra verdiği dünyasal varlıklar, nefsimizi azdırarak bizi zora sokabilir.Vermediğinde böyle bir şer tehlikesinden kurtulduğumuz için şükrederiz.

 

                      Yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız gibi, insana verilmiş olan dünya varlığı onu, Allah(c.c.)’ı anmaktan uzaklaştırmamalı, şükrü unutturmamalıdır.Varlıkla sınanmak, imtihanların en zorlarındandır, zîra insanın nefsini ve nefsî duygularını doruğa çıkarır.Bu nedenle kendilerine varlık lûtfedilmiş olanlar, yoksullara, yetimlere, ilim ve cihad yolunda çaba sarfedenlere, bunlardan vermeli ve sürekli şükürde olmalıdırlar.

 

                       Dünyasal varlık bakımından çok iyi durumda olmayanlar da, nefislerini azdırma ihtimâli olan böyle bir unsurla sınanmadıkları için, Allah(c.c.)’a şükretmek durumundadırlar.

 

                       Dâima şükretmek ve şükür halinde olmak, kulu Allah(c.c.)’a bağlayan ve yalnız O’nun için yapılan en güzel davranışlardandır.Zîra :

 

                     Şükür, Allah(c.c.) ile sizin aranızdaki en güçlü iletişim bağınızdır.” ve

 

                     Şükür ile Hakk’ka açılan eller asla boş çevrilmez.”

 

                     Hal böyleyken, bütün hadis kaynaklarında bulunan şu hadîsi nasıl anladığımızı ve ne şekilde uygulayacağımızı bir an düşünelim:

 

                    HADÎS-İ ŞERİF : Yemek sofranızda hepiniz toplanınız,yemeğe başlarken Cenâb-ı Hakk’ın ismini anınız.Allah(c.c.) o yemeği sizin için mübârek kılar.”

 

                   Hadis, tartışmasız sahih bir hadis olup son derece de açıktır.Ancak Müslüman toplumda tamâmen yanlış anlaşılmış ve uygulama da bu yönde olmuştur.Yani yemeğe başlarken Besmele çekilip, unutulmaz ve üşenilmezse yemekten sonra şükretme cihetine gidilmiştir.

 

                    Halbuki “Yemeğe başlamadan önce Allah(c.c.)’ın adını anın.” dan maksat, yemeden önce, verdiği rızık ve nîmetlerden ötürü, Allah(c.c.)’a şükür ve hamdde bulunun sonra yiyindir.

 

                    Yemekten sonra şükür ise hemen hemen unutulmuş gibidir.

 

                   O muazzez peygamberin bu öğütü maalesef, Müslüman denilen toplumlarda neredeyse ortadan kalkmış iken, Hristiyan âlemi bunu almış ve uygulamaya devam etmiştir.

       

                   Şükrün ne kadar önemli olduğu, şükredenlerin azlığına vurgu yapılarak;

 

                   SEBE SURESİ/ 13  : Onlar; Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davut ailesi! şükredin.Kullarımdan şükreden azdır.

        

                    NEML SURESİ/ 40 : Kitab'dan ilmi olan kimse ise, "Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm" dedi. (Süleyman); onu yanıbaşına yerleşivermiş görünce, "Bu dedi, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye, beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lutfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur,nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir."

 

                   Bu ayette verilen nimetlerin bir kazanım değil, imtihan vasıtası olduğu, şükredenin de, nankörlük edenin de, kendisi için edeceği, açık ve seçik olarak bildirilmektedir.

 

                 " Şükür ferdidir ve karşılığını da yanlızca fert alır"

 

                  Şükrün sadece dil ile söylenmesi değil, esas düşünce ve gönülle yapılmasının daha iyi olacağı da;

           

                 "Diliniz gibi, gönlünüz de daima şükürde olsun"   öğütüyle vurgulanmıştır.

 

                  Şükür konusu o kadar önemli ve kulu Yaradan'ına yaklaştırma konusunda o kadar etkilidir ki; ciltlerce kitap yazılsa yeridir.

 

                   Küfran-ı Nimet; yani verilenlere nankörlük etmek ve kulu Allah'dan uzaklaştırma ve hertürlü manevi değerden mahrum etme konusunda aynı derecede etkilidir.

 

                  Bu sebeple; verilen nimetlere verildiği için şükretmek , verilmeyen nimetlere de verilmemesinde bir hayr arayarak şükretmek, bu dünyadan sonraki hayata en iyi hazırlıklardadır.

  

                  Aynı zamanda, Allah'ın bizi sınamak ve imanımızın artırmak üzere verdiği bela ve müsibetlere de sabır ve şükürle karşılık vermek de, kul için en hayırlı işlerdendir.

         

                  Dünyalık için dua edip de; elde edemeyen insan bunu,nefsini azdırmamak için Allah'ın bir lûtfu kabul ederek şükretmelidir.

 

                " Size verilen veya esirgenen herşey için şükürde bulunun"

 

                " Siz şükürde iseniz, bütün nefsi duygulardan uzaksınız demektir.Çünkü şükürde, vesvese olmaz."

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/8/2008 - Ramazan geldi hoş geldi

Kategori: GONULDEN GONULE
Image Hosted by ImageShack.us



Ramazan, rahmet, feyiz, bolluk ve bereket ayı. Rahmet ve mağfirete her zaman ihtiyacımız var. Özellikle hata ve isyanımızın yeri göğü hiddete getirdiği bugünlerde daha çok ihtiyacımız var.

Dolayısıyla eskiden Ramazan ayını ihya etmeye ne kadar gayret ediyorsak, bu yıl bir kat daha fazla cehd ve gayret içinde olmalıyız.

Ramazan'da yapılan hayır ve ibâdetlere kat kat sevap verildiği için sıradan günler gibi geçirmek büyük bir gaflet olduğundan öteden beri farklı değerlendirilmiş ve büyük bir ihtimama mazhar olmuştur. Bu ayda akıldan ziyade kalp hissedar olduğu için daha fazla zikir, şükür, tefekkür, ibâdet, hayır ve salih amel peşinde olmak gerekir.

Bu aydaki rahmet ve mağfiretten istifade etmek için mutlaka, "titizlikle uygulayacağımız" bir programımız olmalıdır.

Ramazan'a büyük ehemmiyet veren bazı kimseler, bu ayın gündüzünü oruçla ve gecesini ibadetle geçirirler. Öyle ki, Ramazan'ın her gecesini, bizim Kadir Gecesini ihyâ ettiğimiz gibi sabaha kadar ibâdetle değerlendirirler. Hatta böylelerin bir kısmı gündüzlerini dahi Kur'ân, zikir ve ibadetle geçirir. 

Peygamberimiz (a.s.m.), sahabeler (r.a.) ve Bediüzzaman Hazretleri gibi mânevî şahsiyetlerin Ramazan'ı ihya etmesi bu şekildedir.

Ancak bu tür bir ihyanın sadece onlara has olduğunu düşünüp yükümlülük altına girmekten kaçmamak gerekir. Geçen yıl bir vesileyle bir derse iştirak ettik. Saat 12'ye yaklaştığı halde hiç kimse çekip gitmiyordu. Salon tıklım tıklımdı. Teravih, ders, Cevşen, cüz okuması ve aralarda şahsî programlar ve ikramlarla ihya gayreti sahura kadar devam ediyordu. Programa katılan birisi, "Âdeta yenilendik. Bambaşka bir âleme girdik. Kalbimiz ve ruhumuz öylesine tatmin oldu ki!" diyerek memnuniyetini bildirdi.

İlk bakışta böyle bir gayretin imkânsızlığını iddia edebiliriz. Ama zor görünen herşeyi başarmak, sadece şiddetli istemeye ve gayret etmeye bağlıdır. Coşkun bir isteği engelleyecek hiçbir şey yoktur.

Diyelim ki, herşeye rağmen bizim gücümüz buna yetmedi. Daha doğrusu, böyle bir şiddetli isteği ateşleyemedik. O zaman kısmen ihya etmeye çalımak gerekir. Meselâ, hemen herkes teravihi kılıp birkaç saati o geceyi ihya için harcayabilir. Eğer iftar davetlerinden sonra dünyevî sohbetlerle dolu ikram israflarıyla zamanımızı zayi etmezsek herkesin ahirete harcayıp ebedîleştireceği 3-4 saati vardır. Birçok işyeri iftara göre mesaisini düzenliyor. İftar ortalama 5 civarında olduğuna göre, teravih ve sonrası için 4 saatini harcayan pekâlâ uykusunu da alır, sahura da kalkabilir. Yeter ki, zamanını fuzulî sohbet ve meşguliyetlerle israf etmesin.

Geçenlerde bir grup arkadaşın her akşam biraraya gelip teravihten sonraki 3-4 saati ders, Cevşen, Kur'ân ve duâ ile değerlendirmeyi kararlaştırdıklarını öğrendim ve çok memnun oldum. İsteyince herşey olur.

Evet, bu Ramazan rahmet ve gufran ayı. Epeydir Rabbimizin rahmetini değil, gazabını celbedecek işler yapıyoruz. Onun affına, mağfiretine, rahmetine çok muhtacız. Belki bu Ramazan'da Onu razı edip, rahmetini çekebiliriz.

Yoksa! Gerisini ne düşünmek istiyorum, ne de yazmak!
 

Cemil Tokpınar, Yeni Asya
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/8/2008 - DİLDE SEVGİ GÖNÜLDE AŞK

Kategori: GONULDEN GONULE



Sevgi; Ruha kurtuluş, Allah’ın varlığını ve birliğine (tevhid), O’na bağlanmanın ve huzur içinde yaşamanın anahtarıdır.

Cenab-ı Hakk; Sevginin âlemin yaratılmasına maya olduğunu şu sözleri ile bildirilmiştir.
“Ben saklı bir hazine idim, bilinmeyi istedim.” Buda: Allah, sevgisini kendi hazinelerinin anahtarı kılmış ve bu anahtarla sonsuz hikmetlerin ve gayb âleminin kapılarını açmış, böylece sırları görmeye vasıta kılmıştır. O halde Allah sevgidir. Cenabı Hakk iki cihanı ve onlar içinde bulunan her şeyi insanlar için yaratmasının sebebide; âlemlerde bulunan ilahi sanatları baksınlar da, eşyada bulunan hikmetleri bilsinler. Eşya da var olanlardan hepsinden bir örneği kendi nefislerinde bulduklarında

nefislerini tanısınlar, bundan hareketle Allah’ı bilmenin, büyük bir nimet olduğunun sırrına ersinler.

 

Cenab-ı Hakk, insanı kendini bilmesi ve tanıması için yaratmış ve burada insanın kendisini tanımasını şart koşmuştur. İnsan önce kendini bilecek, sonrada kendini yoktan var eden Rabbini tanıyacak.

        

“Kişi nefsini bilirse, kendini bilir.” Denilmektedir. Nefsin bilinmesi de, âlemin bilinmesi denilmektedir.

        

Öyle ise sevgi; Âlemlerin, kâinatların ve tüm beşeri mahlûkatların yaratılmış sebebidir.

        

İnsan fıtratında ki sevgiyle, Allah ve peygamberi sevmenin yanında başka şeyleri de sevecektir. Yalnız bu sevgisinde masivayı olan muhabbetin, Yunus’ca “Yaradılanı severiz, yaratandan ötürü” anlayışı içinde olması gerektiğini de bilecektir.

        

Sevginin temeli ve kabul göreni karşılıksız olandır. Sevginin en makbulü Allah rızası için sevgi, sabır, şükür, hoşgörü ve tevazu içinde olabilmektir.

        

Sırf O’na kavuşabilmek için her istenilenleri yapmak, yasaklardan da uzak durmak gerekir.

        

Onun için sevgi önce dilde başlar. Dil tekâmülümüzü ilerleten yahut gerileten en önemli unsurdur. “Dil; imanın, imanda dilin aynasıdır.” İnsan, imanı ölçüsünde konuşur. İmanı zayıfsa dünyasaldır. Haddi aşar, gıybete girer, küfre girer, kolay beddua eder, küfür eder, yalan söyler. Kalp Hakk’tan yanaysa güçlü, dil temizdir. Sürekli bir gidiş-geliş vardır.

 

         Dili muhafaza etmek; her yerde ve her zaman mühim işlerden biridir. Dil, kalpte bulunanların tercümanı olduğu için dilin hatadan uzak kalması kalbe bağlıdır. Dil; âlem ve cahilin ayırıcısıdır. Peygamberimiz “insan dilinin altında gizlidir.” Dil; söyletir, ağlatır, yaralar, kırar döker ama en güzel cümlelerde ondadır. Bu günün insanına hâkim olan, madde ile sarhoş olmuş aklıdır. Dil, o akılla yasaklıdır. Dil; kalp kırar, can yakar. “Dil yarası, yaraların en derinidir.” Merhemi ve ilacı yoktur.

        

Bizi bu kadar güzel yaratan, kendinle süsleyen, akıl veren Allah’a karşı, insanda bu güzellikler karşısında, dilinden güzellikler çıkarması gereklidir. Konuştuğunda hayır konuşarak, dilini güzelliğine alıştırmalıdır.

        

Sevgiyle tatlandırılmış dilin, açamayacağı kapı, çözemeyeceği düğüm yoktur. Gönüller onunla fethedilir, böylece Allahın rızasına ve nimetlerine kavuşulur.

        

Bir Allah dostlu, dil için;

“Ey dil! Sen nelere kadirsin ki? İstersen Kâbe’lere deprem yaşatır, taş taş devirirsin; kıyamet geçirmişe çevirişin. İstersen sesin birer Haceru’l-esved olur, gönül Kâbelerinde Rahman’ın rahmet eli misali Hakkın şahidi kesilirsin.” Demiştir.

        

İşte insanın dilinden çıkan sözleri, insana yaraşır şekilde olmalıdır. İnsanın dilinden çıkan söyleri, insana yaraşır şekilde ise mertebesini insan kâmil seviyesini çıkarır ki, bu durumda düşünen Hakk olduğunu kadar, söyleyende Hakk’tır.

        

İnsan Allah sevgisiyle dolu olunca Kuran ahlakı ile ahlaklanır. Kendisi için değil başkaları için yaşar. Riyayı, fitneyi, fesadı terk edip, başkaları ile değil kendi nefsi heva ve hevesi ile cihat eder. Merhametli ve cömert olup, dünya yaşamında kanaatkârdır. Dille ikrar kalbiyle tastik eder. Allah’ı gönlünde arar. Gönlündeki; Allah’ın sevgisi ve zikridir. İç arınmasını tamamlamıştır. Böylece sevgi dilden gönüle yol bulmuş tıpkı bülbülün gülistana kavuştuğu gibi, en güzel şarkıları, türküleri gülü için söylemektedir; O’nun için şakımaktadır. Allah hepimize dilindeki sevgiyi, gönlüne indirenlerden eylesin.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/7/2008 - ALLAH C.C. KULUNA YETER...

Kategori: GONULDEN GONULE
Image Hosted by ImageShack.us

Dedim: Çok yalnızım.
Dedin: ... Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186
Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedin: Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205
Dedim: Buda senin yardımını ister
Dedin: ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22
Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.
Dedin: (Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra

O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90

Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?
Dedin: ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.

Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.
Dedin: ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.

Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?!
Dedin: ALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.

Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?
Dedin: ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.

Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.
Dedin: Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.
Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.
Sen de
'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.

Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
Dedin: Ey inananlar! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.

Kendi kendime dedim: ALLAH'ım seni çok seviyorum...

Muhtaç olan benim... El Gani olan sensin...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/12/2007 - ALLAH`IN VERDİĞİNE RAZI OLMAK

Kategori: GONULDEN GONULE
Image Hosted by ImageShack.us


Azla yetin ve ciddi olarak böyle kal... Daha yüksek dereceye çıkıncaya kadar haline şükret. İyisine kavuştuğun zaman da elinde bulunanın kıymetini bil... İlk başta sabırlı ol. Sabırsız insana iyilik yakışmaz. Sabır, insanın kıymetini arttırır. Dünyanın nimeti her an değişir. Sabırlı olursan durmadan yükselirsin, iyiliklere kavuşursun.
Şunu iyi bil ki; her şeyin ardından koşmak, ele bir şey geçirmez. Yalnız, kısmet olan gelir. Sabırla kısmetini beklemen, nasibini eksiltmez. Ne her şeye hırsla koş, ne de gelecek olan gelir diye, otur. Ne de yat.
Geleni al. Giden için de üzülme. Eğer bir şey nasip değilse yıllarca didinsen eline geçmez. Hırsı bırak, sabırlı ol. Halini muhafaza et. Kalbine sahip ol. Kötülük koyma. Allah’tan afiyet iste. Sebebe yapışmayı da ihmal etme.

Allah’ın emri dışında kimseden bir şey alma. Yine O’nun emri dışında kimseye bir şey verme. Kendi hevesine kapılıp çeşitli işler yapma. Kendine bu kadar fazla güvenme. Allah’a güven. Mağrur olma. Sonra senden daha şerli kimseleri başına bela eder. Her şeye hakkını ver. Zalim olma. Zalim Allah’ı aldatamaz. Kahrından kurtulamaz. Hak Taâla şöyle buyurdu:

—“Biz, zalimleri birbirine düşürürüz. “

Allah’ın emri kati, askerleri kuvvetli, saltanatı sonsuzdur. Her emri, istisnasız yerine gelir. Bunlara iyice inan. Böyle bir padişahın mülkünde yaşadığını bil. O’nun mülkü devam eder. İlmi, bütün kâinatı kuşatmıştır. Hükmü her yerde geçer. Her yaptığı işte adalet vardır. Ne yerde, ne de gökte O’ndan saklanan bir şey olmaz. Hiçbir zalimin kötülüğü yanına kalmaz.

İnsanın kendi mevhum varlığını ortaya atması da bir zülümdür. Allah’ı bırakıp mahlûka güvenmek de şirk olur. Nefsini ve halkı bırak, yalnız Allah’a kul ol. Şirkin büyük zulüm olduğunu Allah’u Taâla, şu ayet-i Kerimelerle bize haber verir.

- “Şirk koşma, şirk büyük zulümdür. “

- “Allah şirki bağışlamaz. Ondan gayrı her günahı isterse affeder.”

Şirke yanaşma, şirkten çok sakın.

 

Bütün halinde Allah’a ortak koşmaktan kork.

 

Kalbinle ve diğer duygularınla günah işlemekten kork.

 

Günahın gizlisini, aşikâresini bırak.

 

Allah’tan kaçma, nereye gitsen seni bulur.

 

Allah’ın verdiği hükümler karşı olma, sonra seni ezer.

 

O’nun işlerine karışma, rezil olursun.

 

O’ndan gafil olma, uyandırırsa utanırsın.

 

O’nun sırlarını yabancılara açma, mahvolursun.

 

Allah’ın gösterdiği yolu keyfine göre tefsir etme, yerin dibine batarsın. Kalbin kapkara olur. İman nurun söner. Anlayışın yok olur. Şeytanlar üzerine atılır. Nefsin seni boğar. Bütün dostların düşman olur. Komşuların seni sevmez. Arkadaşların senden uzaklaşır. Evinde bulunan yılan, akrep, cinler ve bütün hayvanat sana hıyanet eder. Dünyada kısmetin kesilir. Ahiret de ise en çetin azaba girersin.  

 

                                                               Abdülkadir el-Geylânî

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/11/2007 - SABIR

Kategori: GONULDEN GONULE

Image Hosted by ImageShack.us

 

   BAKARA SURESİ / 45 : Sabır ve namaz ile Allah(c.c.)’tan yardım isteyin.Şüphesiz O (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

                     Allah(c.c.)’a ulaştıran en önemli unsurlardan birisi de sabırdır.

                    “Sabır, Hakk’tan gelen her şeye râzı olmaktır."                     .

                    Sabır, Allah(c.c.) indinde o kadar önemlidir ki, Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de 100’den fazla yerde sabır konusuna çeşitli şekillerde değinilmektedir.

                   Bütün kulların sabır konusunda çeşitli sınamalardan geçmesi mukadder ve muhakkaktır.Bundan peygamberler bile muaf olmamış, aksine, en ağır sabır imtihanlarına onlar tâbi tutulmuşlardır.

                   Sabır, insanların bu ikinci şecaati, yâni yiğitliği ve kahramanlığı belki birincisinden de önemli ve zordur.Sabır nefis terbiye ve tezkiyesinin en önemli basamağıdır.

                   Zîra insanoğlu her gün birçok kereler, maddî ve manevî elemlere, üzüntü ve sıkıntılara mâruz kalır.Kendisi bunlara dayanamaz, sabır ve şükürle karşılamayı başaramazsa, nefsi feverânlar eder.Bu türden davranışlar, insanoğlunun hem maddî hem de manevî varlığına zarar verir.Sabırsız olanlar sürekli isyân ve şikâyet halindedir.Sanki dünyadaki tek dertli ve sıkıntılı kişi kendisiymiş gibi düşünür 

                   Halbuki Allah(c.c.), kullarına kaldırabileceğinden daha ağırını yüklemeyeceğini vaat etmiştir.Bizlere, dayanabileceğimizden fazlası yüklenmeyeceğine göre, mihnet ve belâyı verenin Allah(c.c.) olduğunu ve bu durumun bizlerin tekâmülü için gerekli olduğunu bilip, sızlanmamak ve sabırla davranmak düşmektedir.

                  “Sabrın gereklerini değil, sabrın kendisini uygulayın.”

                   Öğütü, anlayanlara çok şey ifâde etmektedir.Yâni nasıl sabredileceğini, bunun şartları ve gereklerini sayıp dökmektense; en güzel davranış, sabrederek sabrın kendisini göstermektir.

                     İnsanlara en az verilen şeyin sabır ve yakîn olduğu bildirilmiştir.Çeşitli kaynaklarda sabır için “Îmânın yarısıdır” denilmektedir.

                     Eğer Allah(c.c.)’ın rızâsına uygun bir sabırla üzüntülere, hastalıklara, kayıplara, belâ ve mihnetlere karşı koyabiliyorsak, zâten yolun önemli bölümünü geçmiş sayılırız.

                

                     Eğer sabırsızlık gösterirsek bu, ümitsizliği, ümitsizlik hayıflanmayı, hayıflanma da isyânı getirir.Bunların hepsi ve özellikle tevâzu, hoşgörü, şükür ve sevgi çok ince bir şekilde birbirine bağlı ve birbirinden geçişlidir.

 

                      ŞÛRÂ SURESİ / 43 : Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.

 

                      denilmek sûretiyle, İslâm düşüncesi içindeki önemi iyice vurgulanmış ve belirginleştirilmiştir.

 

                      Sabrın kolay değil zor olduğu, ancak karşılığının da ona göre olacağı şu Hadiste anlatılmıştır.

 

                     “Koçyiğit güreşte yenen değildir, asıl koçyiğit kendisine mâlik olandır.”  

 

                      Burada kendisine mâlik olan denilerek anlatılmak istenen; öfkesine sahip olan, öfkesini kontrol edebilendir. Mânevî plânda üstünlük; nefisten uyanan öfke ve gazâbı kontrol edebilmek, onun hem kendimize hem de başkalarına zarar vermesini önleyebilmekle elde edilir.

 

                  BAKARA SURESİ / 153 : Ey îmân edenler!Sabır ve namaz ile Allah(c.c.)’tan yardım isteyin.Çünkü Allah(c.c.) muhakkak sabredenlerle berâberdir.

 

                     Öfkeyi zaptetmenin yolu, öfke geldiğinde: “Lâ Havle velâ kuvvete…” demektir.Böyle söylendiği anda, Allah(c.c.)’ın yardımı ve rahmeti üzerimize erişir, bir yağmur, bir ışık, bir nûr gibi yağar.

 

                     Öfke ânında “Bu benim imtihanım!” diyerek Allah(c.c.)’a sığınmak en büyük fazîlettir.

 

                     Sabrın karşıtı sabırsızlık, yâni şekvâ ve sızıntıdır.Şekva, mihnet ve belâlara tahammül edememek, sorumluluklara sabredememektir. Şekvâ halinde olan insanlar, içinde bulundukları hiçbir durumdan memnûn olmayarak, sürekli şikâyetçi olurlar.

 

                     Bu da onların ellerindeki mevcût imkânları da kaybetmelerine yol açar.

 

                    HADÎS-İ KUDSÎ : “Ben kulumun kalbinde üç şeye bakarım.Ameline, sabrına ve şükrüne.Bunlar benim içindir, gerisi ise kulumun kendisine aittir.”

 

                    Yukarıdaki Hadîs-i Kudsi'de de belirtildiği gibi; Yüce Allah(c.c.) farz olan ibâdetlerin kulun cehennemden kurtulması, cennete ulaşması için olduğunu; ancak sabır ve şükrün direkt olarak kendi rızasını kazanma amacına yönelik olduğunu beyan buyuruyor.

           

                   

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/9/2007 - SEVGİ

Kategori: GONULDEN GONULE

Image Hosted by ImageShack.us

 

 

MERYEM SURESİ / 96 : Îman edipte iyi davranışlarda bulunanlara gelince,onlar için çok merhametli olan Allah,(gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.

 

              BAKARA SURESİ / 165 : İnsanlardan bazısı Allah'tan başkasını Allah'a eşler ve benzerler edinir de onları Allah'ı sever gibi severler.Îman edenler ise daha çok Allah'ı severler.Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabına dayanmanın zorluğunu önceden anlayabilselerdi.       

 

               ÂL-İ İMRAN SURESİ / 14 : Kadınlardan,oğullardan,yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan,sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi.Bunlar dünya hayatının metâıdır.Nihayet varılacak güzel yer, Allah'ın huzurudur

 

            Düşünebilen, duyarlı ve çözüm arama kabiliyeti olan her insan kendine şu soruyu sorabilir; çevremin ve dünyamın böylesine yozlaştığı ve kirlendiği bir zamanda, peki ben ne yapabilirim? Madem ki düşünebilen bir varlığım, madem ki insanım, madem ki özümden uzaklaşmışım, o halde nasıl bir çıkış yolu bulurum?

                        Sadece müslümanlığın emirlerini uygulamakla mı olacak özüme dönmem, yoksa ondan öteleri de mi var?

                        Elbette öteleri de var ve öteleri görmekle doğuyor ancak fecrin ışıkları..Yüreğimiz iman dolu bakıyoruz ötelere...ve ötelerde görebildiğimiz ilk şartın, sevgi olduğunu anlıyoruz.

 

                        Neden sevgi?

                       

                        Çünkü sevgi, Alemlerin, Kainatların ve tüm beşer-i mahlukâtın yaradılış sebebidir. Çünkü biliyoruz ki; Allah sevmeseydi dilemezdi..dilemeseydi yaratmazdı. Eğer yarattıysa bunu dilediği için yarattı, eğer dilediyse; sevmeyi ve sevilmeyi istediği için diledi.

                   

                       Çünkü Allah sevgidir, çünkü Allah sevginin ezeli ve ebedidir. Biz eğer sevgi ile bakmayı, sevgi ile davranmayı, sevgi ile düşünmeyi bilemezsek, karanlık dünyamızda imanın fecrini göremeyiz...

 

                       Biraz düşünebilirsek; İnsan için Alemleri Yaradan, tüm yarattığı mahlukatı insanların emrine veren, ne olursa olsun yarattıkları için "rahmetim gazabımı geçmiştir"diyen ama en önemlisi de; kendisine inanan kadar inanmayan insanları da rızıklandırmaya devam eden Yüce Rabbimizin, sevilmeye en layik olan olduğunu anlayacağız.

                       

                      İbrahim Hakkı Hazretleri; sofrasında hergün misafir ağırlamayı çok seven, rızkını yoksullarla paylaşan bir Hakk yolu yolcusudur. Yine her zamanki gibi, akşam yemeğinde, "Acaba bugün Allah rızası için kimi doyursam" diye düşünürken, kapısı hızlı hızlı çalınır..

                     Kapıyı açtığında, açlıkdan bayılmak üzere olan bir adamı görür ve "Yarabbi sana şükür, yine rızkımı yolunda paylaşacağım biri daha geldi" diye dua eder.

                     Sofra hazırlanır ve yemeğe geçilir. İbrahim Hakkı Hz. ellerini açıp, Hakk'ın verdiği rızk için dua ederken, göz ucuyla misafire bakar ve dua etmediğini görür. Duası bitince de merak ederek, neden "Amin" demediğini sorar. Misafir, biraz mahçup bir şekilde, " Ben müslüman değilim" diye cevap verir. İbrahim Hakkı Hz. sinirlenir ve "Benim soframa kafir oturamaz, çabuk burayı terket" der. Bunun üzerine bir nida duyulur:

                   " Ya İbrahim! Ben; bu kulumu, beni inkar etmesine rağmen bunca sene rızıklandırıyorum da, sen bir akşam mı rızıklandıramadın?"

             

                       Sevgiyi incelediğimizde; sonsuz bucaksız bir derya ile karşılaşıyoruz. Ve bakıyoruz ki;

 

                       Sevgi; Allah'ın alemleri yaratmasının temelidir.

                       

                       Sevginin temeli ve kabul göreni, karşılık beklemeden olanıdır. Sevginin en makbulu, Allah için, Allah rızası için olandır.

 

               HADİS-İ ŞERİF : Siz Cennete giremezsiniz, iman etmedikçe..iman etmiş olmazsınız, sevmedikce..

 

                      Yani Peygamber efendimiz, iman etmenin temelinin Allah için sevmek olduğunu, bu olmadan imanın söz konusu bile olamayacağını son derece açık bir şekilde vurgulamaktadır. İman etmeden yapılan amel ve ibadetin de bir anlamı olamayacağı hadisden anlaşılmaktadır. Yani eğer bu dünyada yapılanlara, ebedi alemde bir karşılık bekleniyorsa, bunu elde etmenin yolu; bütün mevcudatı Allah için sevmekden, yani sevgiden geçmektedir.

 

                      Bu sevginin içinde Yaradan sevildiği için, onun rızasını kazanabilmek uğruna, yaradılanı sevmek de, ona hoşgörüyle davranmak da vardır.

 

                      İnsan sevdiklerine karşı kibir ve büyüklük taslayamayacağı için, tevazu da kendiliğinden vardır.

 

                     Bu sevginin içinde Yaradan sevildiği ve sevilenden gelen herşey, canbaş üstüne olduğu için sabırda vardır.

 

                     Bu sevginin içinde sevilen ve sonsuz seven, her ne verir ve her ne yaparsa, sevgiyle olduğu ve bizim iyiliğimizi amaçladığı bilindiği için, şükür de vardır.

 

                     Bütün bunların bir arada olduğu sevginin içinde, kazaya rıza da, razı olunmak da razı olmak da vardır. 

 

                     Bu sevgi için diyar diyar gezmek de, baştan ayağa yaralara bürünmek de, aşk ile mecnun olmak da vardır.

                     Bu sevginin içinde, sırf sevilene kavuşmak ve O'nunla, O'nun istediği gibi olabilmek için her istenileni yapmak da, yasak kılınandan uzak durmak da vardır.

 

                    Allah'a ulaşmanın en kestirme yolu, sırf onun rızası için, yaratılmışları sevmek, bu sevgiyle yaradanı sevmek, bu sevgiyle O'na varmak, bu sevgi ile O'nu bulmak vardır.

          " Aşkın aldı benden beni,

                    Bana seni gerek seni..." diyen bir Yunus emre gibi,

 

 

                 " Sevgiyle yoğrulmamışsa yüreğin,   

                    Tekke'de Manastır'da eremezsin...                                                                                                                                                       

                    Bir kez gerçekden sevdin mi bu dünyada...

                    Cennetin, cehennemin üstündesin..."         

 

                    Diyen bir Ömer Hayyam gibi düşünüp; yaradılanlarda Yaradanı görüp, O'ndan ötürü tüm mahlukâtı sevmek, ve gönülden gönüle yol bularak, Hakk'ın gönlüne dûcar olmak da vardır. 

                                                       

                    İnsanlar sevgi sözcüğünü hiç dillerinden düşürmezler. Ancak sevginin ne olduğunu, neyi nasıl sevecekleri bilmezler. Hatta sevmekden çok sevilmeyi talep ederler.

 

                  " Sevmiş olmak için değil, Allah için sevin daima. Gerçek sevginin izahı budur, aynı zamanda tek yoluda."

 

                   HADİS-İ ŞERİF  : Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki; Bir kul; kendi nefsi için arzu ettiğini, komşusu için istemedikce, iman etmiş olamaz.

 

                   Bu Hadise göre, insan kendi varlığı için istediği şeyleri, komşusu için istemediği sürece, iman etmiş olmamaktadır. Bundan çıkan anlam da şudur ki; Allah'ın kullarını sevmeden, o sevgiden onlara da vermeden, Allah'a ulaşılamaz.

 

                    HADİS-İ ŞERİF  : Allah, bir kulu severse, yalvarmasını dinlemek için, onu bir sıkıntı ile sınar.

 

                    Biz, peygamberimizin bu güzel sözünü, dünya yaşamamızda kendimize adapde ederek düşünürsek çok iyi anlarız. Çünkü kendimize baktığımızda, çok sevdiğimiz bir dostumuzun, yakınımızın bizi ihmal etmemesini ve sık sık aramasını isteriz. Cenab-ı Hakk'da sevdiği kişi tarafından devamlı anılmak ister, ancak Kur'an ifadesi ile "İnsanoğlu çok nankördür". Bu sebeple zorda kalmazsak pek "Allah" demeyiz. Yani bizi sevgisinden yaradanı çabuk unuturuz.

 

                   İşde bu sebeple; Cenâb-ı Hakk; adını çok analım ve daha gönülden bağlanalım diye, bizi zorlu imtihanlarla sınar. Yüreğinde Allah aşkı taşıyan müminler; her zorluğun Allah'a yaklaşmak ve O'nunla vuslat olduğunu düşünerek, tevekkül içinde olurlar. Böylece; zorluklar onları Allah'a ulaştıran merdivenler olur. Yeter ki; Allah aşkını gönlümüzde yaşatalım ve bu aşk ile yaradılanları sevelim.

                     

             HADİS-İ ŞERİF  : Eğer yerde ve gökde bulunan bütün mahlukatın ibadetlerini yapsan, Allah için insanları sevmedikce, iman etmiş olmazsın.

 

            Buradan da şu anlam çıkar ki: insanları ve diğer kulları, sevmeden yapılan ibadet, yanlızca kendimizi azapdan kurtarıp, öte alemde rahata erişme amacına yönelik olur ki, bencilce bir davranışdan öte birşey değildir. Halbuki, Allah bencil olanları sevmediğini, çeşitli şekillerde birçok kere bildirmiştir. Bu şekilde ibadet eden bir kulun, sevgisiz yaptığı işlerden dolayı, kendisini bile kurtaramayacağı, son derece açık bir şekilde ifade edilmektedir.

 

           HADİS-İ ŞERİF   : Allahü- Teala; Musa peygambere; "Yalnız benim için ne yaptın?" diye sordu. Musa (a.s) da, "Yarabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim ve zikrettim" diyince, Allah, "Kıldığın namazlar seni cennete kavuşturacak yoldur ve kulluk vazifendir.Oruçların, seni cehennemden koruyacaktır, verdiğin zekatlar kıyamet gününde senin kefaretindir. Sen benim için ne yaptın?"buyurdu. Musa da " Rabbim! Senin için olan şeyi bana bildir" deyince, Allah " Yarattıklarımı benim için sevdin mi?" buyurdu.

 

            Bu Hadis o kadar açık, Allah'ın rızasını kazanmak, O'nun sevgili kullarından olmak, sevgi ile kullarını sevmekle mümkün olabiliyor.

 

             HADİS-İ KUDSİ  : "Kulumu bana en çok yaklaştıran şey, farz kıldığım ibadetleri yapmasıdır. Nafile ibadetlerle de, bana o kadar çok yaklaşır ki, nihayet ben o kulumu severim. Sevince artık; duyan kulağı olurum o benimle işitir, söyleyen dili olurum o benimle söyler, gören gözü olurum o benimle görür, dokunan eli olurum o benimle dokunur, hergangi birşeyden bana sığınınca, ben onu muhafaza ederim."

 

              Bu Allah yolunda ulaşılabilecek en üst mertebelerden biridir ki; buna Hakk'ın kulda tecellisi denir.Bunun olabilmesi için; kulun bir ömür boyu şerre sapmadan, bidat'a girmeden, daima hayırda giderek ulaşabileceği bir noktadır.

 

               Sevgi ve sevgi yoluyla Allah'a ulaşmayı anlatan, birçok özlü söz vardır;

 

               "Sevmek doğmakdır yeniden, sevmek yaşamakdır.Sevgi ile sevmek, ölmekdir sevgi uğruna"

       

            " Hakk'dan ötürü kulu sevmek, kuldan geçip Hakk'a götürür sizi. Kuldan ötürü Hakk'ı unutmak, Hakk'a varmadan küf'e götürür sizi."

 

            " Sevmek dinlemektir, sevmek anlamak, sevmek inanmaktır sadece.."       

 

             " Siz sevildiğiniz için seversiniz. Oysa sevgi; sevmek ve aşka varmak içindir."

 

              " Sevgi nimettir, sevgi Hakk'dır, sevgi Allah'dır."

 

              " Sevgi ile düşünün; sevgi ile bakın, sevgi ile davranın..asla aldanmadığınızı göreceksiniz"

 

             " Vermek için sevin, almak için değil.."

 

             " Sevgi madde değildir, maddeden gelmez. Sevgi mana'dır ve mana'dan gelir.Maddeye duyulan sevgi, mananın maddeleşmesidir ki, bizlerin bahsettiği bu değildir."

 

              " Sevin, sevin, sevin ve Yüce Sevgi'ye varın"

 

              " Sevmiş olmak için değil, daima Allah için sevin. Gerçek sevginin izahı budur. Aynı zamanda tek yolu da..."

 

              " Siz birgün yok olursunuz , ama sevgi daima vardır.Çünkü; sevgi herşeyden sona kalacak olandır..

 

              " Sevgi, taklide değil, asla dönüştür.Sevmiş olmanız için sevmek, yanlız taklittir, Allah için sevmek de asıldır, yani aşkdır."

 

              " Sevgi ezeldir ve kuşkusuz ebeddir de."

 

                Kulluk ve ibadet, insanın Yaradan'ına yönelmesidir. O'nu yanında hatta içinde bulmasıdır. Allah'ın insanlara şah damarından daha yakın olduğu, ilahi kitabımızda belirtilmiştir.

 

                Elbette ki; Yaradan kuluna mana olarak çok yakındır, ancak insanlar manayı unutup maddeye daldıklarından, ruhu unutup bedene ve nefsin maddi isteklerini tatmine yöneldiklerinde, kendi kendilerini Yaradan'dan uzaklaştırmış olurlar.

 

                Ruhun ve bedenin helâkı olan bu tutumdan kurtulup, nurlu aydınlık yolda ilerlemek, kendinle ve çevrenle barışık olmanın tek ama tek yolu, gerek manevi gerekse dünyasal davranış ve düşüncelerinde SEVGİ'yi hakim kılmandır. 

 

              Aşağıda; İlahi aşka varmış, Allah'ın rahmetine mazhar olmuş bir Gönül eri olan Neb-i'nin "Gül ve Bülbül" şiirini aldık. Bizler; sevginin ne kadar güçlü olduğunu, sevginin önünde hiçbir engel olamayacağını ve Hakk'a ulaştıran en kısa yol olduğunu bu şiirde daha iyi anlıyoruz.

 

             Ve dileriz, dua ederiz ki; gönülden gönüle geçip Hakk'a ulaşmak için, her inanan ve ihlas  sahibi gönül, böyle bir aşka mazhar olsun.

 

 

 

 

                                                 GÜL VE BÜLBÜL

 

 

 

              Bülbül şakır Hakk diye gül bahçesinde..

              Güller feyz alır da, zikre dalar her gece

             

              Coştukca coşar bülbül, sesiyle inletmekde

              Duyan, duymayan her gül, Hakk'a boyun eğmekde..

 

              Yine günlerden bir gün, bülbül öter cezb ile,

              Birden kalakaldı...karşısında ak gülü görünce.

 

              "Yarab! Ne güzeller yaratmışsın, sevmek için bizlere,

              Sevmemek elde mi ki, böyle bir gül görünce?"

 

              Bülbül yandı aşk ile, solmada gün be gün,

              Lakin haberi yoktu bu aşkdan, o ak gülün.

 

              O yüzünü Hakk'a dönmüş, bülbüllerden ona ne?

              Bülbül en güzel şarkısını, ak güle söylemekte..

                 

              Derken günün birinde, kuraklık aldı gitti..

              Güllerden her biri, bir damla suya hasretti.

 

              Güneş yaktıkca yaktı, güller telef olmakta,

              Bahçedeki çiçekler, birer birer solmakta.

 

              Ak gül yalvardı, onu yaradan Allah'a,

             "Ne olur bir damla su, zikrim yarım kalmada."

 

             "Getiremezsem sonunu, sana kavuşamam ben,

              Bir damla daha ver, sonra al beni hemen"

 

              Bülbül acı ile duydu, gülün narin sesini...

              Lakin damla su yok ki, tamamlasın zikrini.

 

              Düşündü aşk ile, bir gülü bir kendini,

              Aşkı için verse ne çıkar ki kalbini.

 

              Karar verince böyle, mutlu oldu aniden,

              Gitti gülün yanına dedi"Telaşlanma birden"

 

              Seni Hakk'a vardıracak, bir damla su değilmi?

              İşde sana veriyorum, al bu aşık kalbimi.

 

              Bülbül dayadı kalbini, gülün en iri dikenine,

              Diken battıkca battı, gül başladı zikrine.

 

              Akan damla kan değil, gönül dolusu sevda,

              O sevda ulaştırdı, bülbül ile gülü Hakk'a

 

              Ertesi gün gelenler, baktılar her yer tarımar..

              Boynu bükük bir gül kalmış, rengi al mı al.

 

              Dibinde koca bir yürek, vermiş kendini güle,

              Tutmuş Hakk'ın yolunu, gülü ile birlikde.

 

              Almalı sözlerimden, her er kişi bir hisse,

              Hakk'a SEVGİ ile varılır, eğer Hakk ister ise.

 

              Lakin saf olmalı, gönüldeki o duygu,

              Ne kıskançlık ne hile, karışmamış bir olgu

 

              Karşılıksız sevmeli, beklemeden menfaat..

              Almadan vermeli insan, etmeli hep feragat.

 

              O zaman Hakk'ı bulur, kişi halkın içinde,

              Beyhude geçmez ömür, yaşar sonsuz sevgide..

 

                                                                             Neb-i


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/9/2007 - SEVMEYİ BİLMEYENE, BİLMEYİ SEVMEK NE Kİ?

Kategori: GONULDEN GONULE

 

Image Hosted by ImageShack.us

"Sevmeyi bilmeyene bilmeyi sevmek ne ki?" diye soruyor İskender Pala… Ne kadar haklı! Ormanın nerede olduğu bildiğin halde, ormana yürüyecek heyecanın yoksa, vurdumduymazlığın kor ateşlerinde bütün ormanları yakmışsın demektir.
Çiçeklerin taç yapraklarını sayıp sayıp da, bir çiçek yüzünü yüzündeki sevince katıştıramayacağın bir sevdiğin yoksa, çiçek çiçek aşkları doğramışsın, nice demektir.
Bülbüller gül yapraklarının kızıllığının kromotografik analizini yapmazlar, yapamazlar. Seslerini güllerin yaprağına doladıkça, sabahı da, gülü de, kendilerini de yeniden kıymetlendiren ve eşsiz bir değere eriştiren bir simya ustası oluverirler. Severler, sevmesini bilirler... 
                 Bilgi yarışması değildir yaşamak; sevgi yoğrulmasıdır. Bilmek, sadece saymadır, sadece ölçmedir, sadece tartmadır. Bakırcılar meselâ... Bakırı sadece tartarlar. Onlar için bakır sadece kalıbıyla vardır. Bakışları bakırın kalbine değmez. Bakırın yüzüne kazınmış onbin yıllık mühür onları ilgilendirmez. Oysa, antikacı bakırın kalıbına değil kalbine bakar. Kalbiyle tartar onu. Antikacı ile bakır fısıldaşırlar birbirlerine. Aralarında hiçbir ölçüye gelmeyen, hiçbir terazi kefesine sığmayan, hiçbir sayıyla hesaplanamayan bir bağ kurulur. Toprağını üzerinden atmış bakır ilk defa konuşur. Bin yılların suskunluğunu/beklemişliğini antikacının heyecanla inip çıkan göğsünde çağıltılı bir nutka dönüştürür. Yüreği kıpır kıpır atar gibidir kıymetinin bilindiği avuçlarda. Bundan böyle kapladığı yer kadar değildir “o bakır”ın hacmi. Bağlı olduğu zamanların habercisi olduğu için önemlidir. Sanatkârına bizi bağladığı için eşsizdir.

              Sevmek bağlanmak demektir. Aşık olmak, sarmaş dolaş olmak demeye gelir. Bak ki; aşk bile sarmaşıktan ödünç almıştır anlamını. Sarmaşık döner, dolanır, kıvranır, ama hep bağlıdır, her daim sarıp sarmalar, bağlanır…

             Diyeceğim o ki...

             Dinin bilgisi, seni Allah’a bağlamayabilir. Hatta aşırı bilgi zorlaması hazır bağlarını çözebilir bile... Allah’ın bir olduğunu bilmen ve bildiğini bildirmen, O’nun katında biricik olduğunu hissetmenin garantisi değildir. Sözgelimi, otuz iki farzı eksiksiz yazabilsen sınav kâğıdına, “dinci” seni başarılı sayacaktır. Örneğin, “Aşağıdakilerden hangisi Hz. Muhammed’in katıldığı savaşlardan değildir?” sorusunun doğru seçeneğini kalbinden vursan kurşun kaleminle, sana puan verilecek...

             Sadece bilmeni ölçüyor sınavlar. Bilmeyi sevmeni umuyorlar sınav koçları. Sevmesen de bilmeni istiyorlar. Sevmeye sevmeye bilmeni bile alkışlıyorlar. Seni hiç yokken sevip, özene bezene var eden Yaradan’ını, ışığı yüzüne dokunmayan, sıcağı tenine dokunmayan uzak bir yıldız gibi tarif ediyor kimi vaazlar. Sana şah damarından bile yakın olduğunu fısıldayan Rabbin ile sıcacık ve içten bir bağ kurmaya ayarlı değil din bilgisi kitapları. Seni hiçlikten çıkarıp “gözde”si eyleyen, kendi kutlu ve müşfik sözüne muhatap eden Rabbini sözel kalabalıklar arasında kuru bir bilgi olarak sunuyorlar sana. Bilmeni istiyorlar sadece... Saymanı, yazmanı, işaretlemeni... Kılına zarar gelmesin diye üzerine tir tir titreyen “ana yürekli” Peygamberin –ne hikmetse- çoğu kez savaşlarını saydırıyorlar sana. Sarmaş dolaş olamıyorsun O’nunla da.. Sınav kaygısıyla terlemiş ellerini O’nun ellerinin serinliğine bırakacak o bağlılığı hissetmene fırsat verilmiyor gibi.. İbadetleri de sanki Allah’a “sus payı” vermek diye bellemişsindir Allah bilir. “Tamam, tamam; namaz kılacağım Allah’ım, cehenneme atma yeter ki.... Bak, oruç da tutuyorum; kızmayasın sakın!” der gibi içinin içi. Sana o güzel yüzü veren, sana o eşsiz gözleri bağışlayan Rabbin, sana niye sevemediğin ibadetleri, niye zoraki yapacağın meşguliyetleri emrediyor olsun ki? Yüzünü güzel eyleyenin dini de güzel değil midir?

             Rabbini bilmek, seni O'nu sevmeye vardırmıyorsa, nasıl bilmek bu? Peygamberinin hayatının detaylarını bilmekle, sevildiğini, sevdiğini, sevindirildiğini hissedemiyorsan, nice bilmektir bu?

 

S.Demirci

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/9/2007 - Ramazan Geldi Hoş Geldi

Kategori: GONULDEN GONULE
Image Hosted by ImageShack.us
 
 
 Bir Mübarek Ramazan ayına daha ulaştık. Şükürler olsun tekraren bizi bugünlere ulaştıran Rahman’a..

Ramazan bir arınma ayıdır; üzerimize sinmiş kirden, ruhumuza kadar işlemiş zulmetten arınma ayı. Bir ruh beslenmesidir; açlıktan kıvranan, çelimsizleşmiş, ölmek üzere olan ruhlarımıza ilahi bir nimettir Ramazan..

İstifade edebilenlere ne mutlu..

Müslüman kardeşlerimin, dostlarımın ve önemseyen tüm insanların Ramazan ayını  tebrik eder, daha nice mübarek zamanlara, sevdikleriyle birlikte sağlık ve gönül huzuru içinde ulaşmalarını Rabbimden niyaz ederim.

Alem-i İslam ve insanlık için hayırlara vesile olur inşaallah..

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/9/2007 - KİMSELERE DİYEMEDİM !

Kategori: GONULDEN GONULE

Image Hosted by ImageShack.us

 

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb'im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim "cız" etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, "az sonra kılsam da olur!" dedim. "Az sonra"larım "çok sonralar"a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin. Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. "Beni bana bırak!"larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana. İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim. İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, "emrolunduğum gibi dosdoğru olma"nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. "Sırası değil!"di; "hele dur; sonra da olur!"du. En Sevgili'ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım. Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin. İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya... Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, "bitmez şimdi bu namaz!" dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı. Bir Sen duydun beni ey Rabb'im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun. İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı... "Aradan çıkarmaya çalıştığım" oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir "sorun"du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım... Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim. Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda "aferinler" fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın. Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb'im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım? Senai DEMİRCİ
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
Image Hosted by ImageShack.us

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
grafik
oktay usta
mp3 playlists
adiga müzik
glitter grafik
smile
html kod yardım
türk site
puzzle
mucize iksirler
pasaj.com

Kategoriler

Image Hosted by ImageShack.us
leyli
modelevi
izmirlipinar
beadss
cerkez57
busu
blogdenizi
caferose
nurkaya
komeditv
aysegokce
azmavi
rengarenktaki
feyza55
alternatifblog
salkimhanimintaneleri
benimkadifelerim
rapistannn
tadimliktarifler
semracahobi
kodsehri1
eskiminder
orgumodelleri09
boyamaatolyesi
emelceorgu
evinnesesi
Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us


Къафа кIыхь - Qafa Kıh-www.Paukaf.Com - Бэрэгъун Марианна - Baraghun Marianna - CircassianWorld.com
Image Hosted by ImageShack.us dizin Hobidix - Hobi ve Elişi Dizini Site Ekle site ekle Dizin , Web AjaniDizin
Free Baby Roll ani MySpace Cursors at www.totallyfreecursors.com